Suyun
Ticaretleştirilmesinin Sonuçları
Prof.
Dr. Kenan Demirkol
16-22 Mart tarihleri
arasında İstanbul’da gerçekleştirilen 5. Dünya Su Forumu
topluma, ülkemiz yararına bir gelişme gibi tanıtıldı. Bu
toplantının gerçekleştirilmesi için ülkemiz 18 milyon
Avro masraf yaptı. Toplantıya 10-12 Devlet Başkanı ve
120 dolayında değişik ülkelerden bakan katıldı. Peki
esas katılımcılar kimdi? Ülekmizden olduğu gibi dünyanın
her yerinden su tüccarları. Bunlar arasında şişe suyu
satıcılarından tutun da ülkemizin akarsularına ve
göllerine göz dikmiş çok uluslu şirketlere kadar su ile
ilgili ne kadar şirket varsa tümü bu toplantıdaydı. 20
bin kişinin katılacağı öngörülen toplantıya 33 bin kişi
katıldı. Bu küresel kriz ortamından beklenende %60 daha
fazla katılımcının gelmesi neden?
Forum adını taşıyan
toplantılar genellikle toplumsal içerikli ya da ekolojik
dengeyi kollayan toplantılardır. Bu toplantıya da
özellikle bu şekilde düşünülsün diye “forum”
denmektedir. Ancak bu forum sözcüğün tam anlamıyla bir
“Pazar yeri” olacaktır (forum Latince’de pazar yeri
anlamına gelmektedir). Görücüye çıkan ise akar
sularımız, diğer su kaynaklarımız, suyun hazırlanması,
dağıtılması gibi belediye hizmetlerinin tümü. Neden
Istanbul’da yapılıyor? Çünkü 3 yıl önce Meksika’da
yapıldığında sırada hangi neoliberal, akarsularını
satmaya hazır bir ülke var aceba sorusuna en yakın
yanıt Türkiye olduğu için.
Son yıllarda hizmet
sektöründe birçok ürünü yabancıların eline geçti
ülkemizde. Hizmet sektörünün ülke içinde ürettiğini ülke
içinde tükettiğinden yabancı şirketlerin elde ettikleri
karlar döviz olarak yurt dışına çıkarılmaktadır.
Yıllardır cari açıkla boğuşan Türkiye, hizmet sektöründe
elde edilen karların yabancı şirketler tarafından yurt
dışına çıkarılmasıyla daha da büyüyen cari açıkla baş
etmek zorunda kalmaktadır. Bu en masum sonucu.
Suyun
ticaretleştirilmesi su kaynaklarının özel sektöre
satılması, dağıtim şebekelerinin özelleştirilmesi gibi
yöntemleri vardır. Bu tür özelleştirmeler kamuda
genellikle büyük tepkilere yol açtığından son yıllarda
Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Dünya Ticaret
Örgütü, OECD gibi uluslar arası kuruluşlar suyun kamu
elinde kalmasını ancak piyasa koşullarında fiyatının
belirlenmesi ilkesini benimsemişlerdir. Bu durumda
toplum bir özelleştirme yapılmadığını düşünmekte ve
tepki verme gereksinimi duymamaktadır. Halbuki bu model
sinsi bir özelleştirmedir. Yine adı geçen uluslar arası
kuruluşlar suyun fiyatının her alanda sabit kalmasını
şart koşmaktalar, sanayiye su kaç Lira’ya satılıyorsa,
evlere de aynı fiyattan satılmalı, çiftçi de aynı fiyata
suyu kullanmalı. Belirlenecek olan yüksek fiyattan su
satın alamayacak fakir yurttaşlar varsa, devlet bunlara
destek verebilir, denmektedir. Gerçekten de suyun
metalaştırıldığı örneğin Güney Afrika gibi ülkelerde
insanlar su satın alamadığından enfeksiyon
hastalıklarına bağlı ölümler artmıştır. Bu yeni süreç
sonucu FAO “fiziksel su yoksunluğu” kavramı yanısıra
“ekonomik su yoksunluğu” kavramını geliştirmiştir.
Fiziksel su yoksunluğu ile gerçekten belli bir bölgede
suyun olmaması ya da çok az olması anlaşılmaktadır.
Ekonomik su yoksunluğunda ise su yeterince vardır ancak
insanlar fakirlikleri nedeniyle su satın alamadığından
su yoksunluğu çekmektedirler.
Ülkemizde ve
komşularında su %70-85 oranında tarımda
kullanılmaktadır. Sanayide ise suyun %10-22’si
kullanılmaktadır. OECD ülkelerinde ise sanayi tüm suyun
%59’unu kullanmaktadır. Diğer bir ifade ile gelişmiş
ülkelerde su çok önemli bir sanayi girdisidir. Su
kaynaklarının azalması sanayi üretiminin de azalması
riskini taşıyabilir. Suyun ticarileştirilmesinin en
önemli gerekçelerinden biri sanayi üretimi için gerekli
suyun garanti altına alınması, bu arada da yüksek karlar
elde edilmesidir.
Ülkemizde sanayinin ne
kadar gelişmiş olduğu kullanılan su miktarından belli
olamakta. Ancak son yıllarda çıkartılan şeker yasası,
tarım yasası, tohum yasası gibi yasalarla çiftçi artık
tarım yapamaz hale gelmiştir. Son 5 yıl içinde tarımda
istihdam edilen 1,5 milyon insan işsiz kalmıştır.
Suyun
ticarileştirilmesi sonucu özellikle küçük çiftçi artık
hiçbir şekilde tarım yapamayacak hale gelecektir.
Örneğin Almanya’da bir metreküp suyun bedeli yaklaşık 2
Avro dolayındadır. Bir insanın günlük besininin
üretilebilmesi için FAO verilerine göre 2-4 metreküp
suya gereksinim vardır. 2 Avro’dan bir metreküp su
alındığı düşünülürse bir kişinin günlük besinlerini
üretmek için çiftçi 4-8 Avro (bugünkü fiyatlarla 9-18
TL) suya bedel ödemesi gerekir. Çiftçi ürününü kaça
satacak ki su masrafını çıkartabilsin?
Tohum yasası ile
çiftçimizin kendi ürettiği tohumu kullanması yasağı
getirildi. Çiftçi tarım yapabilmek için tohumunu
piyasadan (yerli ve çoğunlukla yabancı tohum
şirketlerinden) almak zorunda. Zaten emeğinin ve
toprağının nimetinin büyük bir bölümünü bu tohum
üreticilerine kaptırmış olan küçük çiftçi suya da piyasa
koşullarında belirlenecek fiyattan ücret ödemek zorunda
kalırsa, hiç bir şekilde varolma şansı kalmaz. Devletin
çiftçiye destek verdiği hemen aklımıza geliyor. Doğru,
çiftçiye devlet tarafından destek veriliyor, ancak
verilen destekten daha fazlası traktörlerde kullanılan
mazotun ÖTV’si olarak geri alınıyor. Çiftçi yüzünden
bütçeden para çıkmamış hatta para girmiş oluyor.
Küçük çiftçinin yok
olması son kalan yerli tohumlarımızın da yok olması
anlamına gelir. Bioçeşitlilik çok uluslu tohum
şirketlerinin nefret ettiği bir kavramdır. Bu nedenle de
her türlü fırsatı kullanıp ulusların can damarı olan
tohum çeşitliliğini yok etmeye uğraşıyorlar. Suyun
metalaştırılması bu şirketlerin ekmeğine yağ sürmekte,
karşılığında ama küçük çiftçimizi ve böylece son kalan
yerli tohumlarımızı yok etmektedir. Tohum tekelleri
gelecekte en güçlü siyasi aktörler haline gelecek.
Dünyada pazarlanan tohumların iki elin parmaklarından az
şirket tarafından gerçekleştirilmesi ve özellikle
insanlığa dayatılan genetik yapısı değiştirilmiş tohum
pazarının %90’ının bir şirketin elinde bulunması,
gelecekte dünya politikalarının kimin tarafından
belirleneceğin işaretlerini vermektedir.
Suyun
ticarileştirilmesi insan, hayvan ve doğanın piyasaya
sürülmesidir. Hadi politikacılarımız bunu göremiyor
(görseydiler şaşardım), aydınlarımız neden bu kadar
suskunlar? SU SATILAMAZ.
Türkiye’nin gelecek
nesillerde de yaşanabilir bir ülke olmasını istiyorsak,
suyumuza sahip çıkmak zorundayır. Bu sahip çıkma DSİ
yetkililerinin dayattıkları piyasacı neoliberal
yöntemlerle olası değildir. Su kamu elinde kalmak ve
yurttaşa bedava verilmek zorundadır.
Bu nedenle 5. Dünya Su
Forumu’nun yapıldığı tarihlerde çok sayıda sendika,
meslek odası, sivil toplum kuruluşu, v.b. yapılar
tarafından kurulmuş olan “Suyun Ticaretleştirilmesine
Hayır Platformu” karşıt bir su toplantısı düzenlemiştir.
Bu toplantıda suyumuza göz diken leş kargalarının
görüşleri değil, sürdürlebilir bir yaşam için suyun ne
anlama geldiği değişik çalıştay ve panellerde
anlatılmıştır. Platformun etkinlikleri
www.suplatformu.net internet adresinden
öğrenilebilir.
SU HAYATTIR, SATILAMAZ
Bu
yazı biraz kısaltılarak Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik
Ekinde yayınlanmıştır.Yazıyı indirmek için tıklayınız